22 Şubat 2009 Pazar

Zeynebim (Zeynep Türküsü)

İki BoÜn'lü ve 85'liye: Bir Zeynebim'e bir de Cancağızım'a... (Dinlemek için şuraya tıklayabilirsiniz.)

Zeynep bu güzellik var mı soyunda
Elvan elvan güller biter bağında
Arife gününde bayram ayında

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

Zeynep'e yaptırdım altından tarak
Tara zülüflerin bir yana bırak
Zeynep'e gidemem yollar pek ırak

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor dışarım serin
Zeynep'i bu hafta ettiler gelin

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

Kangal'dan aşağı Mamaş'ın köyü
Derindir kuyusu serindir suyu
Güzeller içinde Zeynep'in huyu

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

Zeynep'in alı var malı neylersin
Al yanak üstünde şalı neylersin
Bu yosmalık sende varı neylersin

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

Mamaş'ın yolları dardır geçilmez
Soğuktur suları bir tas içilmez
Anadan geçilir yardan geçilmez

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Beş köyün içinde şanlı Zeynebim

***

Ahmet Şükrü Esen "Anadolu Türküleri"
adlı kitabında türkünün çeşitlemesini şu şekilde
aktarıyor, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
Emel Matbaacılık, 1986 - Ankara, s.111-112

Zeynep'e yaptırdım gümüşten tarak
Tara zülüflerin gerdana bırak
Varamam Zeynep'in yolları ırak

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Akgöbek üstüne şallı Zeynebim

Zeynep bu güzellik var mı soyunda
Elvan elvan güller kokar koynunda
Arefe gecesi bayram ayında

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Akgöbek üstüne şallı Zeynebim

Zeynep'e yaptırdım gümüşten zikir
Ne sende akıl var ne bende fikir
Ne İstanbul koydum ne Diyarbakır

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Akgöbek üstüne şallı Zeynebim

Zeynep'in giydiği karalı kutnu
Güzeller içinde Zeynebim tatlı
Zeynep'i götürmüş bir dıvrak atlı
(Zeynep'i götürmüş bir kıvrak atlı okunabilir)

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Akgöbek üstüne şallı Zeynebim

Zeynep'in giydiği karalı basma
Güzeller içinde Zeynebim yosma
Hele sevdiceğim selamın kesme

Zeynebim Zeynebim allı Zeynebim
Akgöbek üstüne şallı Zeynebim

Kemah'ın yolları dağdır geçilmez
Soğuktur suları bir tas içilmez
Anadan geçilir yardan geçilmez

Zeynebim Zeynebim şanlı Zeynebim
Üç köyün içinde namlı Zeynebim

Şimşirin yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor dışarım serin
Gelmiyor yanıma inatçı yarin

Zeynebim Zeynebim şanlı Zeynebim
Üç köyün içinde namlı Zeynebim

Aşık Süleyman - Kangal

6 Şubat 2009 Cuma

BEN SANA MECBURUM - Minnoşum'a

Minnoşum, öyle değerlisin, öyle bir cevhersin ki.. Hani elinde bir çakıl taşı olsa da kaybolsa "Nasıl olsa başkası var" der, geçersin ya; işte, senin gibi bir cevher varken insan gözünün önünden bir lâhza olsun kaybolsun istemiyor. Hallac-ı Mansur, gül atan dostu Şiblî'ye “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı.” demesi gibi, dostun ufak bir ihmâli bile yürek yaralıyor Minnoşum. Fakat o yürek hâlâ dostunu arıyor...

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

AYRILIK VAKTİ

Akşamı getiren sesleri dinle
Dinle de gönlümü alıver gitsin
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin

Güneşle köye in, beni bırak da
Küçüle, küçüle kaybol ırakta
Şu yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin

Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin


Necip Fazil Kisakurek

28 Nisan 2008 Pazartesi

Herkul.org'da bu hafta, Bamteli - 28 Nisan 2008

Baglantilari yazinin sonunda bulabilirsiniz.

28.04.2008

Vâdettikleri Açısından
İman ve Küfür

Soru: Vaad ve vaîd açısından iman ve imansızlık kıyas edilirse, hem mü’minleri hem de münkirleri mesleklerinde sabit tutan unsurlar nelerdir? İmanın vaadleri insanların duyuşlarına göre farklı farklı mıdır? Münkirlerin imansızlıktan beklentileri nelerdir ki onda ısrar ederler?

-Vaad, bir şeyi yapacağına veya yapmayacağına dâir söz vermektir; vaîd ise, iyiliğe sevketmek veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak menfi hâdiseleri haber vermektir. Vaad, iyilikte ve kötülükte, acıda ve tatlıda kullanılır. Fakat vaîd, sadece acı ve korkunç akıbetleri bildirir; tehdit ve uyarma ifade eder. (00.01)

-23. Söz’de denildiği gibi; iman öyle bir nurdur ki hem insanı ışıklandırır, onun üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi okutturur; hem de kâinatı ışıklandırır, geçmiş ve gelecek zamanı zulümâttan kurtarır. (01.20)

-İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. (04.00)

-İman, bağışlanmak için en büyük vesile ve çok önemli bir ümit kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim’de, mealen “Allah dilediğini affeder, dilediğini de azaba uğratır.” denilmesini Ehl-i Sünnet âlimleri imanı olan bir insanın günahlarının bağışlanabileceği müjdesi şeklinde anlamışlardır. (06.00)

-İman, insanı emniyet ve güvenin temsilcisi haline getirir; mü’min kâinata mehd-i uhuvvet (kardeşlik beşiği) nazarıyla bakar. Çünkü her şey “Bir”den gelmiş ve neticede “Bir”e dönecektir. (07.45)

-Küfür, netice itibarıyla hiçbir hayır vâdetmez. (11.35)

-Küfrün pek çok sebebi vardır; meselâ, kibir bunlardan biridir. Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak, “Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim Benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse onu Cehennem’e atarım!” buyurmaktadır. Evet, Allah, Zâtına has bir sıfatı paylaşma küstahlığına kalkışan birine iman nurunu nasip etmez. Onun kalbinde iman taht kuramaz, çünkü o haneyi kibir işgal etmiştir. (12.25)

-Haddini bilmeme de küfrün sebeplerinden biridir. (18.06)

-Bakış zaviyesindeki inhiraf ve meselelere yanlış açılardan bakma da bir küfür sebebi olagelmiştir. Bazen fizikî kıstaslarla metafiziği ölçme, bazen sadece metafiziğe ait mülahazalarla fiziği tartmaya kalkma insanı yanlış neticelere götürür. (19.12)

-Rabb’i tanıma yolunda, bakış açısının çok iyi ayarlanması şarttır. Yoksa, Firavun’un, yüksek kuleler yaptırıp o kulelerin başından Allah’ı bulmaya çalışması; Nemrud’un gökyüzüne ok atarak O’nu vuracağını sanması hep yanlış bir bakış açısı ve niyet bozukluğunun sonucudur. (20.16)

-20. asırda, firavunca bir düşünceyi de Gagarin seslendirmiş ve dünyanın etrafında tur atıp geriye döndüğü zaman, “Allah’a rastlamadım” diyebilmiştir. O’nun bu hezeyanına karşılık Necip Fazıl’ın şu sözü çok manidardır: “A be ahmak! Allah’ın fezâda dolaşan bir balon olduğunu sana kim söyledi?” (20.45)

-Hak erleri kibre düşmemek için çok temkinli olmalı, Cenâb-ı Hakk’ın mevhibelerinden dolayı bir taraftan şükrederken, diğer yandan da onların birer istidrac olabilecekleri ihtimalini düşünmeli, ürpermeli ve sürekli kendileriyle yüzleşmelidirler. (24.00)

-Küfrün temelinde aklî, mantıkî ve ilmî bir mesned olmadığı gibi, onun vâdettiği bir semere de söz konusu değildir. (27.22)

-İmanın vâdettiği pek çok dünyevî ve uhrevî mükafât vardır; fakat, herkes kendi imanının enginliğine göre onları duyup sezebilir. (29.51)

-Cuma yamaçlarında, Zât-ı Ulûhiyeti görmeye müyesser kılınmadan önce huzur-u Nebevîye mazhar olsanız, müşahede ettiğiniz güzellik karşısında “Acaba bu O mu?” dersiniz ve ancak Zât-ı Ulûhiyeti gördüğünüz zaman “Bu asıl, o da zılliymiş” diyebilirsiniz. (33.00)

Görüntülü indirmek isterseniz burayi, sesli indirmek isterseniz burayi tiklatabilirsiniz.